Olmayan Ülke

Menu

Bilim Kurgu Animelerinin Efendisi, Makinedeki Ruh: GHOST İN THE SHELL Anime İncelemesi

Tür: Bilim Kurgu

Yayım Tarihi: 18/11/1995

Firma/Stüdyo: Production I.G, Bandai Visual

Yönetmen: Mamoru OSHII

Senaryo: Kazunori ITO

Animasyon: Mizuho NISHIKUBO, Hiromasa OGURA, Seichi TANAKA, Yasushi MURAKI

Müzik: Kenji KAWAI

Orjinal Eser: Masamune SHIROW

Ghost in the Shell, dünyanın anime ile tanışması ve geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan üç animeden biridir. Ghost in the Shell, diğer iki anime;  Akira ve Ninja Scroll’dan anlatı ve görsellik bakımından kesin şekilde ayrılırken, kendisinden önceki kimi eserlerden ilham aldığı gibi, kendisinden sonra geleceklere de yol gösterici olmuştur.

Ghost in the Shell’i izlemeye başladığımızda ilk aklımıza gelen The Matrix olacaktır. Ghost in the Shell’in The Matrix’den önce yapıldığı göz önüne alınırsa, bunun sebebinin her iki esere de kaynaklık eden William Gibson’ın 1980 tarihli siber punk romanı Neneuromancer’dan alınan ilham olduğu söylenebilir. Bununla birlikte animenin girişinde yukardan aşağı akan yeşil rakamlar ve başkarakterimiz Motoko Kusanagi’nin doğum sahnesi gibi kimi ayrıntılar, The Matrix’in yaratıcılarının Ghost in the Shell izleyicisi olduğu kanısını oluşturabilir.

Ghost in the Shell’i etkileyen bir diğer eser ise Ridley Scott’ın 1982 yapımı Blade Runner isimli filmdir. Ghost in the Shell’in her karesinde bilim kurgu izleyicisi için kutsal bir başyapıt olan bu eserin izlerini hissetmek mümkündür.

Animeden genel hatları ile bahsederek içerdiği anlamı keşfetmeye çalışalım.

Ghost in the Shell, Motoko Kusanagi adlı bir syborg ve Kuklacı (Puppet Master) isimli, kimliği meçhul bir hacker’in hikâyesidir. Motoko Kusanagi, robotların her yerde kullanıldığı, insan zihninin bile siber dünyaya (ya da internet ortamı diyelim) bağlandığı, Blade Runner’daki gibi kasvetli ve ağır bir havaya sahip bir şehirde yaşayan ve Bölüm 9 adlı gizli operasyonlar yürütmekle görevli bir devlet biriminde suikastçi olarak görev yapan bir syborgdur. Beynindeki  bazı hücreler dışında tamamen robottur.

İnsanların büyük oranda makineleştiği 2029 yılında, insan beynine girip bilgi çalmak çok kolay hale gelmiştir. Kuklacı, üst düzey gizli bilgilere ulaşınca, Bölüm 9’un iki elemanı: Motoko Kusanagi ve Batou (o da bir syborgdur) kuklacıyı bulmakla görevlendirilir.

Aslında film, polisiye bir hikayedir. Ancak aranan zanlı ve arayan görevlinin durumları ile düşünceleri filmi bir “arayış” öyküsüne çevirir. Kısaca söylemek gerekirse, bu film aynen 1999 yapımı Bicentennial Man adlı filmdeki gibi “İnsan nedir?” sorusunu sormakta ve ötesine geçip soruyu net şekilde cevaplayarak yeni bir tür yaratabilme iddiasındadır.  Ayrıca filmin benzer polisiye filmlere göre daha yavaş olduğunu ve Japon kültürüne ait ögeler barındırdığını da ifade edelim. Filmde Doğu Asya kültüründeki dişi “yin” prensibi ile ilgili olan “su” bol miktarda kullanılır.

“Ghost in the Shell” ifadesi her ne kadar “kabuktaki hayalet” diye çevrilse de hayalet kelimesini “ruh” şeklinde anlamamız daha doğru olacaktır. “Kabuk” da elbette Motoko Kusanagi’nin mekanik bedeninden başka bir şey değildir.

Her ne kadar partneri Batou anlayamasa da, Motoko Kusanagi kendine “insan nedir? Ben bir insan mıyım? Ruh nedir?” sorularını sormaktadır.  Karakterimiz son derece yalnızdır.

Filmde, kuklacı ile karşılaştığımız sahnede Kuklacının hem yaşamak hem de ölmek istediğini öğreniriz. (Ölüm arzusu yine Bicentennial Man’de işlenmişti)Bu çelişkiler ise ancak insanlara ait olabilir. Oysa Kuklacı, devletin geliştirdiği, fiziksel bir bedeni olmayan, ancak sonradan kendi bilincini kazanarak kontrolden çıkan (The Terminator’e ilham vermiş olabilir) bir yapay zekâdır. İstediği iki şey ise, çoğalarak neslini devam ettirmek ve zamanı gelince ölebilmektir. Mevcut hali ile bunları yapamaz. Çoğalmak için kendisini kopyalaması önerildiğinde, Kuklacı bunun sadece klonlar oluşturmak olacağını, gerçek anlamda bir nesil devamı olmayacağını söyler. Bu nokta gerçek bir yol ayrımıdır. Kuklacı bir tercih yapmış ve canlılar gibi çoğalmanın yolunu aramaya koyulmuştur. The Matrix Revolutions’ta diğer tercihin sonuçlarına değinildiğini görebiliriz. Kendi bilincine kavuşan Ajan Smith, kendisini kopyalamayı tercih etmiş, bir virüs gibi yayılmış ve yine bir virüs gibi yok edilmiştir. Nitekim kendini kopyalamanın virüs olmaktan bir farkı olmadığını Kuklacı da söyler.

Kuklacı,  Motoko Kusanagi’nin aksine daima canlı olduğunu ve bir ruha sahip olduğunu savunur. Onun düşüncesine göre düşünüyorsa vardır. “canlı neye denir, ruh nedir?” sorularını Bicentennial Man’de Robin Williams’da dile getirir. Bir robot olmasına rağmen bilince sahiptir, duyguları vardır. Ama bir anne ve babadan doğmamıştır. Bedeni mekaniktir. O çağda gelişen teknoloji sayesinde vücudunun bazı kısımları mekanik olan birçok insan vardır. Yapay kalp, yapay böbrek takılmış insanlar gibi. Şimdi bu insanlara “yarım insan” mı denilmelidir?  Benlikleri olmasına rağmen tüm vücutları yapay olsa artık insan sayılmayacaklar mıdır?

Kuklacı: “Bedenim yok ama bir ruhum var” derken, Motoko Kusanagi: “bedenim var ama acaba bir ruhum var mı?” diye sorar.

Film sonunda Motoko Kusanagi’nin mekanik bedeninin yok edildiğini ve zihinsel olarak Kuklacı ile birleştiğini görürüz. Batou, Motoko Kusanagi’nin, Kuklacı’nın da bilincini taşıyan harap durumdaki bedenini kaçırır, Motoko’nun bilincini bulduğu bir genç kız bedenine aktarır. Onlar artık bir anlamda bütünleşerek  yeni bir türün çoğalması için ilk adımı atmışlardır.

Kısacası sakin bir kafa ve yüksek bir konsantrasyon ile izlenmesi gereken anime hakkında söylenecek çok şey var. Filmin felsefi derinliği ile birlikte çizimlere olduğu kadar müziklere de emek harcanmış.

Animenin müzikleri  Kenji Kawai’ya aittir. Özellikle açılış müziği olan “Making of Cyborg”, anime müzikleri arasında efsaneleşmiştir. Bu melodi aslında bir Bulgar halk şarkısıdır. Kenji Kawai antik bir Japon diliyle sözlerini değiştirmiş ve o şekilde söylenmiştir.

Ghost in the Shell konusu, kurgusu, müzikleri ve karakterleri ile gerçekten en iyi bilim kurgu animelerinden biridir. Hatta Ghost in the Shell: Innocence (ikinci film) Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye adayı olan ilk animedir. Bunun da animelerin Avrupa’ya açılmasında ne kadar büyük bir etkisi olduğunu sanırım söylememe gerek yok. Anime olarak dört filme ve 26’şar bölümlük iki seriye uyarlanmıştır. Ayrıca 2017’de Scarlett Johansson’nın oynayacağı bir live-action çıkacaktır.

 

 

paylaşınShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn
The following two tabs change content below.

Olca Karasoy

Olca Karasoy 1991 yılında İstanbul'da doğdu. Arel Üniversitesi Gazetecilik bölümünü bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik yaptı. 2016 yılında Beykent Üniversitesi Sinema TV bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Tezlerini animeler üzerine hazırladı ve animeler ile ilgili belgesel bir film çekti. Hint, Kore ve Japon kültürü - sineması, macera ve korku oyunları ile ilgilenen yazar, boş zamanlarını yüzerek ve fotoğraf çekerek değerlendirmekte, kimi zaman da tiyatroya gitmektedir. Merlin Media'da Koordinatör olarak görev yapan Olca Karasoy, çeşitli dergi ve sitelerde oyun, anime, sinema makaleleri ve kitap yazmakta, kitap çalışmalarını sürdürmekte ve doktoraya hazırlanmaktadır.

Categories:   Anime Analizi, Yeniler

Comments

  • Posted: 25 Nisan 2016 17:43

    Legolas 1453

    Ah birde çorap değiştirir gibi Kusanagi Motoko yu değiştirmeseler.Hemen hemen her seride/filmde farklı bir fiziği var
  • Posted: 2 Haziran 2016 16:22

    Reha ÜLKÜ

    Motoko'ya aşık olacak denli, bu Oshii ikilemesine hayranım ama bu bir çapraz medya. Çapraz medyalarda ve yeni dönem çizgiromanlarda kahramanlar, her cilt veya öykü için ayrı bir tipleme olabiliyor. Bu arada, çapraz medyanın 5-10 ayrı tanımı var. Bu, iç-trans-spin-off olanı. Yani kahraman, bağımsız bir tipe dönüşeceğine, her öyküde ayrı bir tip kılınıyor ama bu da bir hipertekst gibi okunabilir. Oshii'ninki de 2 parçalık bir hipertekst.