Olmayan Ülke

Menu

Anlat İstanbul (2005) Film Analizi

Yönetmen: Ümit Ünal, Kudret Sabancı,  Selim Demirdelen,  Ömür Atay,  Yücel Yolcu

Senarist: Ümit Ünal

İstanbul’u anlatma kaygısıyla ortaya çıkan ve İstanbul’un bizzat rol aldığı film Anlat İstanbul’dur. İstanbul yine illegal yapısının ön plana çıktığı filmde İstanbul’un yeraltı dünyasına farklı bir anlatımla değinmektedir. İstanbul’u tam anlamıyla anlatıp anlatmamakta tartışılsa da beş ayrı yönetmenin imzasını taşıyan Anlat İstanbul, Batı masallarını İstanbul hikayeleriyle buluşturarak farklı bir anlatım üslubu denemiştir.

Film her yönetmenin kendi tarzını taşımakla birlikte tek bir yönetmenin elinden çıkmış gibi bütünlük taşımaktadır. Selim Demirdelen, Yücel Yolcu, Ömür Atay, Kudret Sabancı ve Ümit Ünal’ın yönetmenliğini yaptığı filmin senaryosu da Ümit Ünal’a aittir. Ümit Ünal İstanbul’u anlatma amacıyla yola çıkıp İstanbul görsellerinin bolca kullanıldığı bir filmi yapmak isterken, masallardan faydalanmış, İstanbul’u fantastik dille anlatmayı denemiştir. İstanbul’da Türk sinemacılarının kullanmaya çekindiği bütün klişe olarak kabul edilen görüntüleri çok şiirsel bir biçimde hikayenin içine yedirerek kullanmıştır. Galata Kulesi, vapurlar, yalılar, Yerebatan Sarayı, Hisar hikayeye uygun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugüne kadar İstanbul’u bu şekilde tanıtan bir Türk sinemacısı olmadı. Anlat İstanbul’da öyle bir amacı vardı. Başrol gerçekten İstanbul’dur.

Hikâye içinde oyuncu gibi olmasını amaçlanmış. Ümit Ünal’ın etkilendiği “Ölümsüz” filminde İstanbul dekor olarak hep vardır. Tarihi binalar ve siluet olarak İstanbul resim gibi karşımıza çıkmaktadır. “Alain Robbe-Grillet’nin filmi tarihin damgasını taşıyan bir kent yaklaşımına öncelik tanır. Görkemli mimariler, tarihi alanlar, ya da anısı olan yerler, geçmişinin şanlı dönemlerini çağrıştırır. Tüm tarihsel kalıt bu şekilde, anlatıcıyı kadın kahramanla bir araya getiren sahnelerin arka planında gösterilir.

Konstantinopolis’in eski surları, Bizans sarnıçları, Osmanlı hisarları ve sarayları (Rumelihisarı ve Anadoluhisarı, Dolmabahçe Sarayı ve Çırağan Sarayı), eşsiz camiler (Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih Sultan Mehmet), Müslüman mezarlıkları, belediye bahçe ve parkları ile Belgrad ormanları dekoratif öğeler olarak arka arkaya girer. Metropolün az tanınan yönlerine de değinen film, içinden sadece birkaç gölgenin geçtiği donuk dekorun öğelerini oluşturan yıkık dökük eski ahşap evlerin, tozlu yokuşların ya da temel altyapı eksikliğinin göze çarptığı  mahallelerin    bir enstantanesini sunar.

Kentin havası ayrıca bağıran satıcılar, başıboş köpek havlamaları, Boğaz’dan geçen vapurların sirenleri, ya da araştırmasında anlatıcıya eşlik eden martıların acı çığlıkları gibi çok sayıda karakteristik arka plan gürültüsüyle de verilir.” Ümit Ünal İstanbul’u merkez olarak görmekte ve ekonomik,   politik,   kültürel   tüm   faaliyetlerin   burada   başladığı   ve burada tamamlandığı hissini filminde de göstermektedir. Film masallar üzerinden anlatılmasına rağmen çok da gerçekçi bir yapıya sahiptir. 90 sonrası filmlerde çok sık karşımıza çıkan İstanbul’dan kaçmak isteyen, çevresine yabancılaşan insanlar bu filmde de görülmektedir. Kentin kültürel yapısı, mekanların gerçekçiliği ve İstanbul’a ait karakterlerin film içindeki konumları bir İstanbul kesiti olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kahramanların hepsi İstanbul’dan kaçmaya çalışmaktadır ve film bir gece içinde geçmektedir. “Bütün kahramanlar oraya ya kaza ile gelmiş ya da oradan kaçmaya çalışan insanlar hayattaki yenilgilerine karşılık olarak İstanbul’dan intikam almaya çalışıyorlar.”

İstanbul’un geçmişindeki kültürel kopuş, hikayelere anlam kazandırmaktadır. Film, metropol hikayelerini İstanbul’un kendine ait özellikleriyle anlatılmaktadır. Görsel olarak da İstanbul bu şekilde tanıtılmaktadır. “Galata Köprüsü’nün yarım kalmış olması beni çok ilgilendirdi. Galata Köprüsü düşünün ki 1912 den 1990’ların ortasında kaldırıldı 80 sene İstanbul’un en merkezi yeri oldu. Yüzlerce Türk filminde orada geçen bir sahne vardır. Kahramanımız oradan geçer. Yüzlerce hikayede vardır. Sait Faik’ten romanlarda vardır. Ara Güler’in romanlarında vardır. Merkez olan bir köprüdür. İstanbul’un da Batı’ya açılan köprüsüydü bir anlamda. Beyoğlu’na oradan geçilerek  gelinirdi.

Ümit Ünal İstanbul’u anlatırken hem görsellikten yararlanmakta hem de İstanbul’un kendine özgü kültürel özelliklerini karakterlerle harmanlamaktadır. Hem İstanbul’u en gerçekçi şekilde görüp hem de fantastik bir şehir olarak İstanbul’u masal kahramanlarıyla yeniden anlamlandırmaktadır. Film ismiyle de İstanbul’u ön plana çıkartarak İstanbul’un kendini anlatmasına izin vermektedir. “İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biridir… İstanbul masallar şehridir… Burada en sıradan hayatların bile içinde masa pırıltıları yanar söner… Kader oyunlara düşkündür… Mesela bir çingene klarnetçiyi Fareli Köyün Kavalcısı yapıverir. Yeraltı kralı bir mafya babasının kızını Beyoğlu’nda 8. cüceyle karşılaştırır. Bir fahişeden Külkedisi, İstanbul’a yeni gelmiş ve aç kalmış bir işsiz gençten Beyaz Atlı Prens, bir Boğaziçi yalısında delirmiş bir genç kadından Uyuyan Güzel yaratır. Kırmızı Başlıklı Kız hain kurtla uluslararası havaalanının parlak ışıklı ormanında buluşur. Zenginler,   yoksullar,   güzeller,   çirkinler,   suçlular,   masumlar,   marjinaller, güç sahipleri, her yaştan her cinsten İstanbullu… Ya da yolu buradan geçen yabancılar…” Filmin kahramanları hem İstanbul’a ait olup hem de masallardan fırlamış gibidir. “Beyoğlu’ndan Aksaray’a, Boğaziçi’nden yeraltına, tüm İstanbul’u kucaklayan bir panoramada masal kahramanlarına dönüşürler… Bu masallar hep birbirine bağlıdır. Hayat hikâyeler kesişir, birbirini etkiler. Mesela bir cinayet sadece katille maktulün değil, pek çok insanın hayatını sonsuza kadar  değiştirebilir.Herkesin en küçük bir eylemi, farkına varmadan çok büyük sonuçlara yol açabilir. Bir masalın başkahramanı, bir diğerinin figüranı olabilir.

Anlat İstanbul’un hikayeleri ve kahramanları metropole aittir, yaşananlar metropol olaylarıdır, fakat İstanbul görsellerini de ekleyince film İstanbul’a ait bir yapı kazanmıştır. Kenti anlatan kentin dokusunu yansıtan, kente ait özellikleri verebilen, kenti tanıtmayı da amaçlayan bir film olarak görüldüğü için, bu film için birçok eleştirmen kent filmi demektedir. Yine aynı yönetmenin İstanbul’un bir kesitini anlattığı diğer bir filmi ise Dokuz’dur. Dokuz’a bir İstanbul filmi nitelendirmesi yapılamasa da, bu filmi de İstanbul’un kenar mahalle yaşamını, mahalle kültürünü gerçekçi bir kesit olarak sunmaktadır. Film İstanbul mafyası ekseninde dönmektedir. “Anlat İstanbul’da görünüşte çok renkli olan, ama   aslında kapkaranlık olan bir İstanbul anlatılıyor. Bu İstanbul’daki herkes öyle ya da böyle kentin kokuşmuşluğuna bulaşıyor, onunla karşılaşıyor, mücadele ediyor, ondan yararlanıyor, zarar görüyor, yine de yaşamını sürdürüyor; hem de hiçbir şey olmamış gibi. İstanbul’a doğan her gün aslında bütün o keşmekeşi, karanlıkları beraberinde getiriyor ve bir sonraki gün doğan güneşe devrediyor.”

Anlat İstanbul’da kamera İstanbul’un çeşitli yerlerine uğrasa da asıl ana mekan Beyoğlu hatta Taksim olmuştur. Belki de İstanbul’un kalbinin attığı yer olduğu için Taksim, Galatasaray, Galata, sıkça karşımıza çıkmaktadır. Öyküler birbirleriyle genellikle buralarda kesişmektedir. “Film bir klarnet taksimiyle açılıyor ve bu taksim boyunca anlatıcı ses, taksimin bölünemeyeceğini söylüyor. Bu, “Taksim”in “bölme”, “bölmek”, “bölümlere ayırmak” gibi sözcük anlamlarına yapılan ironik göndermenin yanı sıra, film boyunca göreceğimiz İstanbul’un (ya da ana mekân Taksim’in) bölünmüşlüğü, çeşitliliği, farklılıkları ile ilgili de bir ipucu veriyor gibi: Taksim’de (Beyoğlu’nda) birbiriyle ilgisiz binlerce değişik yaşayış biçimi, kültürel ortam, tarihsel arka plan olabilir, ama Taksim bu farklılıkların toplamıdır.  Onu bölmek, Taksim’i ortadan kaldırmak demektir. Taksim’deki bu eklektik bütünlük aslında metropol olmanın bir gereği/ sonucudur.

Anlat İstanbul mekanlarına baktığımızda panoromik bir yaklaşım vardır. Şimdiye kadar Türk filmlerinde şu ana kadar kullanılmış ve kullanılmamış yerleri, farklı bakış açısıyla sunmaktadır. Bu mekanlardan en belirgin olanı Haydarpaşa Garı’dır. “Siyah Beyaz Yeşilçam filmlerinde İstanbul’un eşiği Haydarpaşa Garı’nın denize inen merdivenleridir. Taşradan trenle gelenler garın iskeleye açılan heybetli kapısından çıkarlar, ve karşılarında sere serpe yatan şehre şaşkınlıkla, ürkerek bakarlar.”Bütün Türk filmlerinde Haydarpaşa Garı filmin kahramanının İstanbul’a ilk gelişini simgelemektedir. Filmin kahramanı o merdivenlerde durur şöyle bir İstanbul’a bakmaktadır. Bu klişe görüntüyü farklılaştırıp gece aydınlatması yaparak, ilk kez Haydarpaşa Gar’ının gece görüntülenmiştir. Yine Karaköy’deki merdivenler  Bresson’un  meşhur  İstanbul  fotoğraflarından  Karaköy fotoğrafına gönderme yapılarak film içine yedirilmiştir. Tünel ve metro inşaatı ise yeraltı dünyasını simgelemektedir. Film tünel ve metro sayesinde İstanbul’un gecesiyle gündüzünü ayırmakta ve sokakta yaşayanların mekanını göstermektedir.

Anlat İstanbul olayların geçtiği mekanları bize sunarken arka planda uzakta olan detaylarla da dikkat çekmektedir. Filmin kahramanı motorla giderken Galata Köprüsü’nden Ahırkapı’dan, Mısır Çarşısı’ndan geçmektedir. Karaköy, Cankurtaran, Ahırkapı ağırlıklı olarak kullanılırken, bir plan içinde arkada Sultanahmet Camisi görülmektedir. “Film mekanı olarak daha çok Karaköy, Ahırkapı, Cankurtaran’ı kullandım. Ama aynı zamanda orada geçen sahnelerde bir plan için arkada Sultanahmet Camisi görünmekte. Kameranın önünden tren geçiyor karşıda Cami’yi uzaktan görüyoruz. Bu plan için bir sahnenin çekildiği sokağı bir de uzakta Sultanahmet Camisi’ni aydınlatmak gerekti.” Film bir bakıma İstanbul’un turistik bir fon olarak da görülmesini amaçlamaktadır. Filmin İstanbul siluetiyle başlaması, bilindik mekanların, farklı şekillerde tekrar sunulması, detaylara önem verilmesi, İstanbul’un  görsel  sunumunu sağlamıştır.   Masalları,   anlattığı   hikayeleri,  olayları, karakterleriyle de İstanbul sadece mekansal değil orada yaşayanlarla bir bütün olarak anlatılmıştır. Kaynağını İstanbul’dan alarak İstanbul’u anlatan Ümit Ünal, senaryodaki incelikleri ve detayları önemsemesiyle konuyla görselliği bir bütün olarak verebilmektedir.

İstanbul sadece hoş mekanlarla tanıtılmaktan çok, içindeki acımasızlıkları, kötülükleri, problemleri ve kargaşasıyla da beyaz perdeye yansımıştır. “Bence asıl harç İstanbul. Mafyanın önemi, filmdeki cinayetin bir şekilde tüm hikayelerle bağlantılı olmasından kaynaklanıyor. Mafya dünyası, en çok Kudret Sabancı’nın çektiği Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler bölümünde önem kazanıyor. Sadece cinayet sahnesi her bölüm için çok önemli. Yoksa filmin asıl harcı İstanbul, yoksa bu cinayet sahnesi gibi başka bağlayıcı öğeler de var: Müzik ve benim hikayemdeki kavalcı karakteri gibi…”

Ümit Ünal hikayeler arasındaki geçişi ve bağlayıcı öğeleri de İstanbul görüntüleriyle sağlamıştır. Mekansal olarak bağları kültürel öğelerle ve karakterlerin başlarından geçen olaylarla bağlamıştır. Kent, Anlat İstanbul’da bize biraz da olumsuz yüzünü göstermektedir. Mafyayla ve onun biçimlendirdiği karanlıkla karşılaştığımız, kentin canlılığının ardındaki korkutuculukla yüzleştiğimiz bir İstanbul olarak karşımıza çıkmakta. Yalnızca mafya kanunlarının geçerli olduğu, artık doğallaşmış bu ilişkilere karşı çıkmaya ya da ayak diremeye çalışanların acımasızca cezalarını bulduğu ve dışlandığı bir kenttir. Kent estetik İstanbul görüntülerinin ardında kalan şiddetin de tanığı olmaktadır. Ve bu durum İstanbul’un önemli bir parçası haline gelmiştir. İstanbul karşıtlıkları içinde barındıran bir yapıdadır. Kentin tarihsel dokusu ve doğal güzelliği, İstanbul’da yaşananlarla tezat oluşturmaktadır. Bu son dönem Türk filmlerinin çoğunda bir İstanbul gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır. Artık İstanbul karanlık sokakları, kirli oyunları, mafya ilişkileri, silahları, uyuşturucu bağımlıları ile birlikte tanımlanmaktadır. Tıpkı diğer metropollerde olduğu gibi.

“New York öyle bir kenttir ki her yönetmen kendi bakışından kendi merceğinden bir başka türlü görür kenti. Örneğin Sidney Lumet’in New York’u polis teşkilatının içinden başlayarak büyük bir yolsuzluğun içindedir. Aynı Lumet Pauline Kael’e göre New York’u en iyi anlatan filmlerin başında gelen Dog Day Afternoon’unda ise o dönemlerde hakim olmaya başlayan muhafazakar atmosfer   içindeki  en   liberal  filmlerden  birini   yapar   ve   New   York hakkında paradoksal gibi gözüken ama aslında tam da New Yorker bir tutum sayılabilecek bir yorum yapar: Şehir hem iyimserliği hem de kötümserliği barındırmaktadır bünyesinde.”

Anlat İstanbul’da karakterler çok çeşitlilik göstermektedir. Çok kültürlü bir metropole ait ne varsa Anlat İstanbul’da da vardır: Zenginler, yoksullar, travestiler, mafya, hırsızlar, okuryazarlar, cahiller, fahişeler, memurlar, öğrenciler, illegaller… Tüm bu karışıklığın ve çok yönlülüğün ele alınış biçimi ve kenti tanımlayış biçimi masal kahramanlarının üzerinden olmaktadır. Anlat İstanbul, İstanbul’dan bir kesit yerine İstanbul’u özellikle anlatmayı amaçlayan bir filmdir. Kültürü, içinde yaşayanları, karakterleri ile karşımıza gelmektedir. Senaristi ve yönetmenlerinden biri olan Ümit Ünal, Salacak’tan gördüğü silueti İstanbul’un en belirleyici görüntüsü olarak tespit etmiştir. İstanbul’un belirli bir simgesi yoktur. Akılda kalan bir silueti vardır o yüzdendir ki filmlerde İstanbul panoromik ya da siluet şeklinde görülmektedir.

“İstanbul’un doğru dürüst bir filmi yoktur. Türk Sineması’nda İstanbul’u kullanma konusunda bir utangaçlık vardır, turist olmaktan çekinirler. Berlin Üzerinde Gökyüzü’nü izlemenin hemen ardından Berlin’e gittiğinizde, Wenders’in filmde Berlin’le ilgili akla gelebilecek her şeyi kullandığını görebilirsiniz. Berlin’e turist olarak gitse de ilk anda filmde gördüklerini görecektir. Türk Sineması’nda şu ana kadar bu şekilde İstanbul anlatılmamıştır. Anlat İstanbul’da bu yapı değiştirilmiş oldu.”

Gece görüntülerinin gündüzle yarıştığı, hala yeşil yerlerinin olduğunu tekrar fark ettiğimiz, tepelerin ardında hüznün olduğunu gün batımından gördüğümüz İstanbul’un özelikle arka sokaklarının filmi Organize İşler’dir. İstanbul yine başroldedir. “Bu filmde dünyanın en önemli yıldızlarından birini oynattık ve laikıyle görüntüleyebilmek için en yukarılara çıktık diyor Yılmaz Erdoğan. Hava planları için söylediği bir şey bu. Eski Türk filmlerine bakarsanız İstanbul filmleri romantik fonludur. Ama son dönem filmlerine baktığınızda kirli arka sokaklarını görebilirsiniz. Yılmaz gişe sinemasına uzak değil. Amerikan filmlerini beğenir. Bu filmlere baktığınızda çekimler şahane ya diye düşünürüz. Aslında İstanbul’un da öyledir. İstanbul’un en güzel yerlerini koymak istedi. Konu olarak İstanbul’un en yaşanmaya değer yerlerini koymak istedi.”

Tüm bu güzel İstanbul görüntülerinin yanı sıra İstanbul’un diğer bir yüzünü de cesurca yansıtan Organize İşler bu yönüyle Anlat İstanbul’a benzemekte ve gerçekçi olmaktadır. Arka sokakları, kirli oyunları, tehlikeli yaşamları anlatılmaktadır. Aslında kent iyisi, kötüsü, olumlusu olumsuzu içinde barındırırken kente ait diğer bir şey ise orada yaşadığınız için oradan bir güzellik çıkarmaya çalışmaktır. “Claes Oldenburg, The Street’e yazdığı bir notta, bu sanata özgür tatlı sert bir ironiyle şöyle der: Kent, görülmeye değer bir manzaradır-kentte yaşıyorsanız kahredici bir gereklilik bu. Kentte yaşamaktan haz duyma arayışı, onu kendine özgü bir yere sürükledi: Çöpün derinliği ve güzelliği vardır. Ateşin dumanını ve yakıcılığını severim. Kent pisliğini, ilan panolarının şerrini, bulaşıcı başarı hastalığını, popüler kültürü, kucaklıyordu. Oldenburg’a göre işin özü; güzelliği bulamayacağınız bir yerde aramaktaydı. İşte bu son söz, Marx ve Engels’in, Dickens ve Dostoyevski’nin, Baudelaire ve Corbet’nin zamanından beri modernizmin zorunlu bir buyruğu olagelmiştir.

İstanbul’da mafyavari ilişkileri sürdüren insanlarla temiz dünyanın steril insanları bir arada yaşamaktadır. “Doğrudan filmi etkilememesine karşın ana karakteri şekillendiren İstanbul’un kendisi olduğu için onların yaşamlarını belirlediği için İstanbullular Ankaralılardan hızlı yaşar. Pazar günleri çok geç kalkarlar çünkü bütün hafta koşarlar. Bu gibi tipik şeyler vardır İstanbulluların yaptığı. Bunu resimlemek de önemli. Kadraj seçimini de öyle yaptık. Amerikalıların kullandığı çok geniş bir kadraj kullandık. Çünkü İstanbul’u güzel vermek bir amaç haline gelince böyle bir şeye ihtiyaç duyduk. İstanbul bu filmin başrolü olarak değerlendiril ve öyle çekildi.”

Organize İşler’in İstanbul’u anlatmak gibi bir amacı olmamasına rağmen İstanbul başrol olarak, tüm güzel mekanlarıyla, yaşamaya değer yerleriyle, hatta turistik fonlarıyla karşımıza çıkmaktadır. Hatta öyle ki gördüğümüz biraz New York’a benzemektedir. Yüksek binaları, koşuşturan insanları, bitmek bilmeyen trafiği, ne zaman ne olacağı belli olmayan ve neyin başınıza geleceği tasavvur edilemeyen yaşam tarzıyla yeni bir İstanbul. İstanbul en güzel tepeden görünür fikriyle yol çıkan Yılmaz Erdoğan İstanbul’u en iyi şekilde resimlemeyi hedeflemiştir. Bunun için de üst çekimlere, geniş kadraja ağırlık vermiştir. Genel İstanbul görüntülerinin yanı sıra tam da New York filmlerinde olduğu gibi arka sokaklarının, ara kültürlerin yaşandığı bir kenttir İstanbul. Kent hem iyimserliği hem de kötümserliği barındırmaktadır bünyesinde. Tıpkı NY’ da olduğu gibi…“New York öyle bir kenttir ki her yönetmen kendi bakışından kendi merceğinden bir başka türlü görür kenti. Örneğin Sidney Lumet’in New York’u polis teşkilatının içinden başlayarak büyük bir yolsuzluğun içindedir. Aynı Lumet Pauline Kael’e göre New York’u en iyi anlatan filmlerin başında gelen Dog Day Afternoon’unda ise o dönemlerde hakim olmaya başlayan muhafazakâr atmosfer içindeki en liberal filmlerden birini yapar ve New York hakkında paradoksal gibi gözüken ama aslında tam da New Yorker bir tutum sayılabilecek bir yorum yapar: Şehir hem iyimserliği hem de kötümserliği barındırmaktadır bünyesinde. Filmin açılış jeneriğinde kameranın New York’da gezinerek sokaklardan yaşam izlenimleri toparladığı sahnede verilen günlük yaşam pratikleri, biraz sonra yerini bir banka soygununa bırakacaktır: New York normal yaşamının arkasında çılgınlıkları barındırmaktadır ve bunlar kimi zaman mimari olarak kendilerini gösterirler kimi zaman da insan davranışları  olarak.”

Organize İşler filmindeki karakterler de tıpkı Anlat İstanbul’da olduğu gibi tezatlarla oluşturulmuştur, bir tarafta kentin kirli yüzü organize bir çetenin ve aynı zamanda onların bile baş edemediği mafyanın hikayesi, diğer tarafta kentin aydın yüzü, akademisyen kesiminin steril toplumdan uzak yaşamı. Bu iki farklı karakteri ya da tabakayı bir araya getiren unsur ise: suçtur. Çekim mekanını Tophane’de bir otopark olan suçlu kesiminin yaşamanı  komin halinde olarak yansıtmıştır.  Filmin bir parçasını, asıl işleri araba çalmak olan ve bunu kamufletmek için otopark olarak kullanan bir organize çete diğer parçasını bilimsel çalışmalarına bir türlü gereken değer verilmeyen, akademik yaşamla ev arasında gidip gelen steril bir yaşamın parçası Ocak ailesi oluşturmaktadır. “Günümüzde, Sennett in ısrarla vurguladığı üzere, farklı farklı kesimlerden insanların biraraya gelip tanıştıkları, birbirlerini yakından  görüp  gözlemleyebildikleri  kolektif  alan  dokusu  çözülmüş  ve  yerini birbirlerinden su geçirmez duvarlarla ayrılan yerel, sınırlı, tanıdık yaşam alanlarına bırakmıştır.”

Filmde anlatılmak istenen de bir bakıma kentin bu kozmopolit özelliğidir. Birbirinden farklı yapıda asla kesişmeyecek diye düşündüğümüz bu yaşamlar kentte bir şekilde kesişebilmektedir. Bu kente özgü bir durumdur. Yine diğer mafya (Organize İşler çetesinden de güçlü olan) ise kente ait olup kendisine mekan olarak kentin dışını seçmiştir. Kendilerine toplumun dışında şehirden uzak fakat şehre hakim bir kale kurmuşlardır. Bu günümüz İstanbul’unun en belirgin yapısıdır. Tabakalaşmış bir kent fakat yolları bir yerde mutlaka    kesişen farklı kent insanları vardır filmde.

Filmde tarihi yerlerden çok tarihi görüntü olarak kullanılabilecek yerler var. İstanbul metrosunun şantiyesi görünür. Bu görüntü tarihi bir belgedir.  Birçok unsur İstanbul sembolü olarak kullanılmıştır. Bunlardan özellikle klarnet İstanbul’un sembolü olarak kullanılmış.

Filmde sürekli İstanbul un yalnızlığı vurgulanmıştır. İstanbul masal olarak ele alınmış ve karanlık bir masal olarak işlenmiştir. Ayrı hikâyeler olsa da tek bir hikâye gibi konu akmıştır. Filmdeki her karakter masallarda ki karakterlerin gerçek dünyada ki acımasız yansımasıdır.

Karakterler sürekli kafa sesi ile konuşur. Bu da filmde ki karakterlerin yalnızlığına vurgu yapar. Yan karakterler bize sürekli kafa sesi ile konuyu anlatır. Bu hem bize yalnızlığı gösterir hem de bize masalı anlatan kişinin rolünü üstlenir.

Öldürülen kral suç dünyasının kralı. Bu hikaye pamuk prenses hikayesi ile paralellik gösteriyor. Pamuk prenseste de babası ölüyor.  Bütün İstanbul un büyük bir suç dünyası olarak yansıtılıyor.

Hilmi karakterinin esi aldatıcı bir kadındır. İstanbul gibi aldatıcı ve kötü olduğu vurgulanır. Hilmi ihanete ve hayal kırıklığına uğramasına rağmen karısına zarar vermez. Çünkü karısını çok seviyordur, sevdiği için zarar veremiyordur. Hilmi klarnetini alıp gider. Bu da karısını da tanıdıklarını da şehri de terk etmesi anlamına gelmektedir. İstanbul’a çalışmaya gelenlerde İstanbul çok sevdiği için İstanbul karşı bir şey yapamazlar gidemezler. Müzik duyguları yansıtmakta etkileyici bir rol oynar.

Filmin pamuk prensesi babasının ölümü üzere hastaneye gelip üvey annesine ‘Hürrem’ diyerek bağırması sahnesi vardır. Burada yine pamuk prenses ve üvey annesi benzerliği göze çarpar. Üvey anne Hürrem sultana atıf bulunur. Onun gibi entrikacı kötü zalim olduğu vurgulanır. Cüce kızda, yedi cücelere vurgu yapar.

Filmde aynalarda bol miktarda kullanılmaktadır. Ayna kullanılması filmde iç hesaplaşma ve insanın iç duygularına yönelmesi anlamına gelmektedir. Filmdeki insanlar ya acı çekiyor ya da acı çektiriliyordur. Aynaya bakarak da kendi iç hesaplaşmalarını yapıyorlardır. Filmde ki avcı rolünden dolayı burada pamuk prensesi kurtaracağını düşünüyoruz ancak avcı pamuk prensesi öldürmek istemektedir. Bu da İstanbul da ummadık sürprizlerle karsılaşabileceğimiz anlamına gelmektedir.

Filmde pamuk prensesi öldürmeye çalışarak bizlere sürpriz yapan avcı Nejat’ta beklemedik sürprizler ile karşılaşacaktır. Cüce avcının kafasına vurur ve avcı hiç ummadığı anda darbe yermiş olmuştur. İstanbul için prenses ya da sıradan insan ayrımı yoktur. İstanbul hepsini yutar. Hepsine aynı şekilde davranır. Filmdeki pamuk prenses rolündeki idil avcıya üvey annesinin cadı olduğunu ve ona büyü yaptığını da sıklıkla söylemektedir.

Filmin tamamında bir kadercilik havası hakimdir. Genel olarak filmdeki herkes kader mahkûmudur. Filmdeki bütün karakterlerde hayal kırıklığı vardır.

Cüce kadın yedi cücelerdeki gibi yeraltında yaşar. Malum cüceler madende çalışırlar. Cüce kadında elinde feneri yerin altında yaşadığı filmde görülür. Cüce kadın 8 kardeş olduklarını söylüyor buradan masalda ki iyi kalpli yedi cücelerin aslında 8 kardeş olduklarını öğreniyor. Masaldaki 7 cücelerin hepsi erkektir ancak en küçük kardeşleri kızdır . Kız kardeşlerini dışlıyorlar ve İstanbul da tek başına bırakıyorlar. Burada ortaya iyi zannettiğimiz yedi cücelerin aslında masaldaki avcı gibi iyi kalpli olmadıklarını öğreniyoruz. Cüce kadın bunu da şu şekilde açıklıyor ‘ bu dünya erkeklerin dünyasıdır’ burada feminist bakış açısı vardır. Feminizmin bütün mücadeleside buna dayanır.

Bu kötü Pamuk prenses hikayesi kadın hikayesidir.  Kötü olanda kadındır. Cücede kadındır. Prenseste kadındır. İdil herkes hain kime güveneceğim derken ‘ İstanbul kötü, herkes sahte güvenilmez’ diyerekten İstanbul’un kötü, karanlık yüzünü vurgulamıştır.

Filmde metro inşaatı görünmekte. İstanbul metrosunun inşaatıda tarihi bir belge olarak yansıtılmıştır. Sürekli filmde masal kelimesi geçiyor. Böylece filmin masal olduğu hep hatırlatılır.

İsmail’in hikayesi ise radyo ile başlar. İsmail radyoyu acıyor. Radyoda ki spiker aşk üzerine bir şeyler söylemektedir. Seslerin üzerine İsmail’inin görüntüsü düşer. Söylenenler sanki İsmail’in kafa sesi gibidir. Diğerlerinde olduğu gibi burada İsmail’in yalnız bir karakter olduğu gösterilir.

Dj’in transseksüel kadın için İstanbul dilberi demesinde de İstanbul da hiçbir şeyin doğal kalmadığı ve her şeyin değiştiğine değinilir. Müzikte o anda ters çalar ve bu da bölümde transseksüel bir karakter olduğunun ipucunu verir. Transseksüel kadının çekingen tavırları, transseksüel insanlardan beklenmeyecek bir davranıştır. Trans bireyler cinsiyet değiştirdiğinde gerçekten o cinsiyetin özelliklerini taşıdıklarını vurgulamışlardır. Radyoda da sürekli klarnet çalmaktadır. Filmde sürekli İstanbul’dan kaçış çabası vardır. Haydarpaşa İstanbul’a giriş noktasıdır. Filmde İsmail ve Banu İstanbul giriş noktası Haydarpaşa’dan kaçmaya çalışacaklardır.

Filmde kadınlar oldukça sert davranışlar sergiler. Trans kadın diğerlerine göre oldukça kadınsı davranır. Şevket Çoruk filmde İstanbul’un üretti bir tiptir. Banu’da Şevkette İstanbul da değişime uğramış tiplerdir. Bu tiplerde birbirini çekerler. İstanbul adamı, İstanbul dilberini beğenir. Banu karakteri ezik bastırılmış bir kişiliğe sahiptir bu nedenle kimseye karşı çıkamaz, kendisini savunamaz. Şevket, Banu ile arasındaki ilişkiyi stratejik ortaklık olarak niteler burada da Amerika ile Türkiye’nin ilişkisi vurgulanır.

Filmde trans bireyler kadın gibi değil gerçek kadınlar demek istenmiştir. Haydarpaşadan çıkışta da müzik tekrar tersten çalar. Çünkü Haydarpaşa giriştir, onlar çıkmaya çalışır. Yönetmen İstanbul’un kendisinin de tras bir kadın olduğunu söylüyor. Burası da külkedisi masalı uyarlanmıştır. Banu tren istasyonundan kaçarken ayakkabısını düşürür. Şevket onun iyilik perisidir onu hayali olan kadına dönüştürür ama aslında onunda kötü olduğunu sonradan görürüz.

Şevket ’bundan başka İstanbul yoktur’ der. Banu da Memi’ye ‘nereye gidiyoruz’ diye sorar. Memi’de ‘bilmem’ der. Burada İstanbul’dan asla kaçılamayacağı istanbul’un acı ve bilemezlikler ile dolu olduğu vurgulanır. ‘Sadece bir semtini sevmek bile bir ömre değer! ‘ Şairin bu dizeleri galata köprüsünde söylenir. Burası da gerçek İstanbul’dur. Tarihi hava verilmiştir.

paylaşınShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn
The following two tabs change content below.

Olca Karasoy

Olca Karasoy 1991 yılında İstanbul'da doğdu. Arel Üniversitesi Gazetecilik bölümünü bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik yaptı. 2016 yılında Beykent Üniversitesi Sinema TV bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Tezlerini animeler üzerine hazırladı ve animeler ile ilgili belgesel bir film çekti. Hint, Kore ve Japon kültürü - sineması, macera ve korku oyunları ile ilgilenen yazar, boş zamanlarını yüzerek ve fotoğraf çekerek değerlendirmekte, kimi zaman da tiyatroya gitmektedir. Merlin Media'da Koordinatör olarak görev yapan Olca Karasoy, çeşitli dergi ve sitelerde oyun, anime, sinema makaleleri ve kitap yazmakta, kitap çalışmalarını sürdürmekte ve doktoraya hazırlanmaktadır.

Categories:   Film Analizi

Comments